Ka Karadeniz

 
 

 

   
 
pluginspage="http://www.macromedia.com/go/getflashplayer" type="application/x-shockwave-flash" width="450" height="50">

Duayeri

..burası benim köyüm,

 

en güzel, en yeşil

Anasayfara

  :: Tarih

  :: Ulaşım

  :: Dernek

  :: Muhtarlık

  :: Forum

  :: Ziyaretçi Defteri

  :: Ordu

  :: Fatsa

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 
 

 

 
 

     Duayeri  Tarihi

Duayeri Tarihi: 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı (93 Harbi) sonunda bugünkü Acara bölgesi/Kobileti vilayetinden gelindiği bilinmektedir. Genel ağırlık Alambar köyünden gelinmiştir. Köyde yaşayan bütün ailelerin Bu bölgede akrabaları vardır. Duayeri ne yerleşen gürcüler diğer gürcüler gibi Osmanlı devletinin kararı ile bu bölgeye , devlet içi topraklarda yer değiştirmek, savaştan kaçmak ve gittiği bölgelerde hristiyan nüfusu azaltmak üzere yeşleşime tabi tutulmuştur. Köyümüz bütün aileleri birinci dünya savaşına asker vermiş, bazıları savaştan dönmeyerek şehid olmuşlardır. Duayeri köyü Türkiye Cumhuriyet döneminde iyi insan ve iyi yurttaş olanın en yüksek örneklerini vermiştir. Duayeri köyü Ordu ilinde ilkokulun açıldığı ilk köydür. Duayeri ilkokulu ozamanki köy muhtarının talebi, bina taahhüdü üzerine Ordu Valiliği tarafından 1934 yılında açılmıştır. Açılış sayfasında bulunan toplu resim Duayeri Köyü sağlık ocağının açılış töreninde çekilmiştir. Bugün Duayeri köyünde okuryazar oranı % 100 olup, yüzlerce üniversite mezunu vardır. (bu bilgiler güncellenecektir)

 

Türkiye Gürcüleri

(bu bilgiler www.konapedia.com/index.php?title=Türkiye_Gürcüleri adresinden hiç değişiklik yapılmadan alınmıştır.)

Türkiye Gürcüleri. Türkiye’de, köken olarak Gürcü olan nüfusu tanımlamak için kullanılan terim. Çveneburi terimi de yaklaşık olarak aynı nüfusu adlandırmak için kullanılır. Türkiye’de yaşayan Gürcülerin çoğu, Gürcü etnik ve kültürel kimliğini büyük ölçüde yitirmiştir. Bu nüfus, yerleşik olarak Artvin ilinde, göç etmiş olarak da Giresun, Ordu, Samsun, Sinop, Amasya, Tokat, Bolu, Sakarya, Kocaeli, Bursa, Yalova ve Balıkesir illerinde dağınık olarak yaşamaktadır.

[

Tarih

Eski çağlardan başlayarak değişik coğrafi ve tarihsel bölgeleri kapsayan Gürcüstan, 10. yüzyılda "Kartveli ülkesi" anlamında Sakartvelo olarak adlandırıldı. Bugünkü Türkiye Gürcülerinin atalarının yaşadığı bölge, bu tarihsel ve "Ortodoks Sakartvelo"nun bir parçasıydı. Sakartvelo'nun güneybatı kesimi, 16. yüzyıldan itibaren Osmanlıların eline geçti ve bu bölgede, Çıldır Eyaleti adı altında Osmanlı yönetimi kuruldu. Çıldır Eyaleti'nin valileri, siyasal erki kalıtsal olarak elinde tutan Gürcü beyleriydi. Müslümanlığı önce bu beyler kabul etti; bölge halkı da zamanla ve 18. yüzyıla kadar yayılan bir süreçte Müslümanlaştı. Bu süreç, Müslüman Gürcülerin atalarının kültüründen büyük ölçüde kopuşunun da başlangıcı oldu. Yeni dinin getirdiği kültürün yanında, özellikle 19. yüzyıldan itibaren Osmanlı yönetiminin uyguladığı asimilasyon, Müslüman Gürcülerin dilleri dışındaki "Gürcülüğü"nü neredeyse tamamen alıp götürdü. Müslüman Gürcüler, Gürcülüklerini süreç içinde Kartveli (Gürcü) ve Kartuli (Gürcüce) sözcüklerinin yerine ve her iki sözcüğün de anlamlarını yükledikleri Çveneburi sözcüğüyle ifade etmeye başladılar. Oysa "Çveneburi" sözcüğü yalnızca "bizden", "bizim gibi" anlamlara geliyordu. Öte yandan, Osmanlı egemenliği altında kalan Müslüman Gürcüleri, çoğunluğu ve asıl kitleyi oluşturan Ortodoks Gürcüler de dışlamışlar; onları diğer Müslümanları ve Türkleri adlandırdıkları gibi "Tatar" olarak adlandırmışlardır.

"Doksanüç Harbi" olarak da bilinen 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı, yaklaşık üç-dört yüzyıl önce Osmanlı egemenliğine girmiş olan Müslüman Gürcüler için ikinci dönüm noktası oldu. Osmanlı Devleti yenilip Müslüman Gürcülerin yaşadıkları topraklar Çarlık Rusya'sının eline geçince, Müslüman Gürcülerin çoğu daha batıya göç etti (Muhaciroba). 1879'da başlayan ve sonraki yıllarda da süren bu göçte, Rusya'nın zorlamasının ve teşvikinin yanı sıra Osmanlı "molla"larının propagandalarının çok etkili olduğu çeşitli kaynaklarda belirtilir. Öte yandan Gürcü aydınları da karşı propaganda yürütmüşler, ama sonuç açısından bakılınca başarılı olamamışlardır.

Göç eden Gürcülerin çoğunluğu, Karadeniz Bölgesi boyunca yerleştiler. Giresun, Ordu, Samsun, Tokat, Amasya, Sinop, Bolu, Sakarya, Kocaeli, Yalova, Bursa ve Balıkesir illeri, Gürcülerin ayrı köyler de kurarak yerleştikleri yerlerin başında geliyordu. Sonradan SSCB-Türkiye sınırı kesin biçimini alınca Müslüman Gürcülerin yaşadığı tarihsel topraklar ikiye bölündü. Artvin ve yöresi Türkiye sınırları içinde, Batum ve yöresi Gürcistan'da kaldı.

Kültürel kimlik

Gürcü Köyleri adlı kitabın yazarı İsmetzade Doktor Mehmed Arif'in yaklaşık yüz yıl önce yazdıkları yorumlanırsa, göç eden Gürcülerin daha o tarihlerde yeni yerlerini benimsedikleri ve dönmeyi düşünmedikleri sonucuna varılabilir. Gürcülerin yerleştikleri köylerde, o tarihler için görkemli sayılabilecek evler yapmaları, yeni tarım alanları açmaları, mektep ve camiler inşa etmeleri bu kanıyı desteklemektedir. Bunun yanı sıra, geri dönmek isteyenlerden bazılarının maddi olanaksızlıklar yüzünden dönemedikleri ve bazılarının dönüşünün Osmanlı yönetimince engellendiğini belirten kaynaklar da vardır.

Türkiye Gürcüleri arasında, Gürcü kimliğini öne çıkaran ilk etkinliklere 1960'larda rastlanır. Bu etkinliklerin belirleyici yanı, Gürcü edebiyat yapıtlarının, özellikle Gürcülere yönelik olarak Türkçe’ye kazandırılmasıydı. Bu dönemde Ahmet Özkan’ın Gürcüstan (1968) adlı kitabından dolayı yargılanması, Türkiye'de Gürcü kimliğinin açığa çıkarılmasının hoş karşılanmadığını göstermesi bakımından bir örnek oluşturur. 1977-1979 arasında, ilk sayıları İsveç'in başkenti Stockholm'de, son sayısı İstanbul'da, Gürcü kültür dergisi olarak yayımlanan Çveneburi dergisi, bu doğrultudaki ikinci önemli girişim olarak değerlendirilebilir. Ocak 1993'te yeniden çıkan Çveneburi dergisi, çok farklı bir dönemde, Türkiyeli Gürcülerin "Türkiye ile Gürcüstan arasında köprü" olarak görüldüğü bir dönemde yayın hayatına girdi. Bundan dolayı dergi, belki nicel olarak değil, ama nitel olarak daha yoğun ilgi gördü. Daha sonra kısa bir süre Mamuli dergisi yayımlandı. Öte yandan Sinatle Yayınları da Gürcü kültürünü tanıtmaya yönelik kitaplar bastı.

2007 yılında, yeni bir dergi yayın hayatına başladı. Üç ayda bir yayımlanan bu dergi Pirosmani adını taşıyor. Türkçe ve Gürcüce yayımlanan Pirosmani, Türkiye'de yaşayan Gürcülerin kültürel kimliğinin daha açık bir ifadesi olarak da görülebilir.

[

Nüfus

Gürcü diasporasının büyük bölümünü oluşturan ve gerçekçi bir tahminle 1,5 milyon dolayında olduğu sanılan Türkiye Gürcüleri, "kısmi etnik kimliğe" sahip bir topluluk olarak tanımlanmaktadır. Gürcüler, görece olarak kolay asimile olmuş bir topluluk olarak görülmesine karşın, dillerini korumuş, yaygın biçimde konuşma dili olarak kullanmışlardır. Batumlu akademisyen Prof. Dr. Şuşana Putkaradze'nin, Gürci Köyleri'nden tam yüz yıl sonra yayımlanan ve Türkiye Gürcüleri üzerine yapılmış en önemli çalışmalardan biri olan Çveneburebis Kartuli (Çveneburebi'nin Gürcücesi) adlı yapıtı da, Türkiyeli Gürcülerin yaklaşık 400 yıl Osmanlı-Türk yönetimi altında kalmalarına karşın, dillerini başka ülkelerdeki Gürcülere kıyasla daha iyi koruduklarını göstermektedir. Türkiye Gürcülerinin dillerini koruyabilmeleri, çoğunluğunun kırsal kesime yerleşmiş olmalarına bağlanabilir. Nitekim 1965 genel nüfus sayımında anadilinin Gürcüce olduğunu söyleyen nüfusun yüzde 97.5'i, 10 binden az nüfuslu yerlerde yaşıyordu. Ama Gürcüce, Türkiyeli Gürcüler arasında zamanla yalnızca aile içinde konuşulan bir dile dönüşmüştür.

Türkiye Gürcülerinin, en çok üzerinde durulan ve tartışılan nüfusunun bir başka yanı üzerinde de durmak gerekir. "Kısmi etnik kimliğe" sahip ve etnik kökene dayalı olarak yaklaşık 1.5 milyon dolayında olduğu varsayılan Türkiye Gürcülerinin, Gürcüce’yi konuşan ya da anadili sayan nüfusunun ne kadar olduğudur. Genel kabul gören resmi veriler olmamasına karşın, 1965 genel nüfus sayımı verilerine dayanarak en az sayıyı saptamak amacıyla genel bir tahmin yürütülebilir. 1965 genel nüfus sayımında, anadilinin Gürcüce olduğunu belirten 34.330 kişinin dışında, 48.976 kişi de en iyi konuştuğu ikinci dilin Gürcüce olduğunu ifade etmiştir. Türkiye'de Gürcü olmayanlara Gürcüce öğretilmediğine göre, Gürcüce konuşan nüfusun toplamının 83.306 olduğu söylenebilir. Bu sayının 1965 Türkiye nüfusu içindeki oranı binde 2,7'dir. Bu oranı 1990 Türkiye nüfusuna yansıtırsak, günümüzde anadilinin Gürcüce olduğunu ifade edecek en az 190 bin kişi olduğu ortaya çıkar. Buradan hareketle, Türkiye’de yaşayan Gürcü kökenli her sekiz kişiden yalnızca birinin Gürcüce’yi anadili saydığı sonucuna varabiliriz. Bunun da iki sonucundan söz edilebilir: Birincisi resmi istatistiklere dayanan bu oran ve sayının gerçeği yansıtmaktan çok uzak olduğu; ikincisi doğru olması durumunda Türkiye'deki siyasal ve kültürel politikaların bir sonucu olarak kısa bir zaman dilim içinde her sekiz Gürcüden yedisinin kesin olarak asimile olduğudur.

Dil

Türkiyeli Gürcülerin büyük bölümünün tarihsel mekânları, Çoruh Irmağının vadilerini kapsayan, tarihsel adıyla Tao-Klarceti bölgesidir. Bu bölge, yüksek dağlarla birbirinden ayrılmış ve bu coğrafi koşullardan dolayı birbirinden az çok farklı yerleşim bölgeleri ortaya çıkmıştır. Bu koşullarda dilsel ve etnik faktörlerin etkisiyle, geçen yüzyıllar içinde Tao-Klarceti'nin etnik-bölgesel diyalektleri, yani Klarceti diyalekteleri ortaya çıkmıştır. Örneğin İmerhevi diyalekti (tarihsel Şavşeti diyalekti), Maçaheli ve Livana diyalektleri. Geçmişte coğrafi açıdan Acara'nın da Klarceti'nin bir parçası olduğunu göz önüne alınırsa, Acara diyalekti de bu diyalektlerden biri sayılır. Kısacası Klarceti diyalektleri, Acara diyalekti, İmerhevi diyalekti (tarihsel Şavşeti diyalekti) ve Livana diyalektinden oluşur. Bu yöreden batıya göç etmiş olan ya da halen bu bölgede yaşayan Türkiyeli Gürcüler, Gürcüce’yi bu bölgeye özgü diyalektlerle konuşurlar.

1874 yılında Klarceti'yi gezen ve Giorgi Kazbegi, Çoruh Irmağı kıyılarında yaşayanların temiz bir Gürcüce konuştuklarını yazmıştır. Örneğin Borçka'nın köylerinde olduğu gibi, Türkiye’deki pek çok Gürcü köyünde Gürcüce bugün de aile dili olmaya devam etmektedir ve merkezi yerlerden uzak yörelerde daha iyi korunmuştur.

Artvin (Livana) vadisinde konuşulan Gürcüce örneklerini son zamanlara kadar hiç kimse kaydetmemiştir. Giorgi Kazbegi, Prof. Uvarova, Niko Mari gibi yöreyi ziyaret eden gezgin-araştırmacılar, yöre hakkında yalnızca tarihi, coğrafi ve arkeolojik bilgiler vermişlerdir. 1904 yılında İmerhevi'den Artvin'e doğru giden Niko Mari, yol üzerindeki Opiza, Berta ve Doliskana köyleri sakinlerinin artık Gürcüce konuşmadıklarını saptamış, ancak konuştukları Türkçe’deki Gürcüce sesleri fark etmiştir. Bununla birlikte o günlerde halk henüz kendi gerçek soyadlarını ve yer adlarını unutmadığı anlaşılmaktadır. Çveneburebis Kartuli'nin yazarı Şuşana Putkaradze, 1989-1993 yılları arasında bölgeye yaptığı ziyaretlerde, özellikle Livana vadisindeki çeşitli köylerde konuşulan Gürcüce’nin Klarceti lehçesini araştırmıştır. Eskiden bu yörelerden batıya göç edenlerden de konuşma örnekleri almış ve kitabında yayımlamıştır.

Şuşana Putkaradze'nin yaptığı araştırma, Türkiye'de konuşulan Gürcüce’de bazı sözcüklerin artık kullanılmaması ya da tamamen terk edilmiş olması, dile çok sayıda Türkçe, Arapça ve Farsça kökenli sözcüğün girmesi, bazı seslerin kaybolması, bazı ünsüzlerin düşmüş olması, ünlülerin tümüyle değişime uğramış olması (örneğin Livana diyalektinde olduğu gibi çıkma durumunun yerini yönelme durumunun alması) gibi önemli değişmeler olduğunu göstermektedir. Türkiye Gürcülerinin yüzyıllar boyunca yabancı dil ortamında yaşamış olmaları, Türkiye Gürcüce’sinde belirli etkiler yapmış, bu etki sıfatlarda da kendini göstererek bazı sıfatlar, Türkçe’den giren sözcükler tarafından kullanım dışı bırakılmıştır. Bazı durumlarda Lazca’nın da Gürcüce’yi etkilemiş olduğu görülmektedir.

Türkiye'de konuşulan Gürcüce’de, Gürcüce için alışılmamış sözdizimsel yapılar göze çarpmaktadır. Örneğin fiil çekimlerinin birinci serisinde öznenin eden durumunda olması, geçişli fiillerde tümlecin her zaman yalın durumda bulunması gibi. Türkiye Gürcüce’si, 400 yıldan fazla bir süredir yabancı bir dilin etkisinde yaşamakta ve belli ölçülerde kendine özgü bir biçimde gelişmektedir. Bu durum Gürcüce’nin Türkçeleşmesine yol açmıştır. Türkçe’nin etkisi belirli ölçülerde sözdizimi ve kelime hazinesinde de kendini göstermektedir; ancak bu etki her alanda gözle görülür türden güçlü değildir. Türkiye Gürcüce’sinin, içine düştüğü güçlüklerde varlığını ve özgün halini oldukça iyi bir biçimde koruduğu, temelde eskiye özgü öğelerin Türkçe’nin etkisinden daha güçlü olduğu söylenebilir